Üçüncü varsayımda dine ve doğaüstüne inanma ile yaratıcılık arasında bir ilişkinin olduğu ileri sürülmektedir. Dördüncü varsayım ise dinlerin, insanların evrimsel süreçleri boyunca uyumsal bir davranış şekli olarak kazanmış oldukları "otoriteye boyun eğme" davranışı sonucunda gelişmiş olabileceklerini ileri sürer.
1. varsayım: dinî inançlar ölüm korkusunu ve belirsizliğin oluşturduğu korkuyu azaltmak için insanlar tarafından geliştirilmişlerdir:
Dinî uygulamaların evrimsel süreçte neden ortaya çıktığı tartışmalıdır. Çünkü evrimsel olarak adaptif olduğu düşünülen bir işlevin o canlı türüne belirgin bir faydasının olması gereklidir. İnsan toplulukları için dinî inanç ve uygulamaların adaptif olup olmadıkları sorusunun cevabı belli değildir. Çünkü ilk bakışta dinî uygulamalar pahalı (kurban uygulaması, ibadete zaman harcanması), emosyonel masrafı olan (korku ve ümidi uyarması), bilişsel gayret gerektiren (inançların gerekliliklerini bilme ve unutmama) ve çoğu kez doğal eğilimlere ters olan (Katolik papazların yaşam boyu bekârlıkları, oruç) uygulamalar gibi görünmektedir. O halde insan toplumlarına bu kadar geniş biçimde yayılmış olan dinî inançların adaptif olabilmeleri için yararlı birtakım işlevlerinin de olması gerekir. Bu işlevler şunlar olabilir:
1. Entelektüel işlevler: Keyfî gibi görünen bir dünya ve hayat dinî inanç sayesinde anlam kazanır, rüyalar ve tesadüfler izah edilmiş, belirsizlik azaltılmış olur.
2. Duygusal işlevler: Doğaüstüne inanma varoluş anksiyetesini rahatlatır, ölüm korkusunu azaltır, hastalık ve doğal felâketlerle baş etmeyi kolaylaştırır, insanın doğal güçler karşısındaki güçsüzlük duygusunu azaltır, iyimserlik duygusunu destekler, gruba aidiyet duygusu sağlar.
3. Sosyal işlevler: Sosyal kohezyonu ve işbirliğini artırır.
Örneğin birinci madde ile ilişkili olarak, paranormal inançların insanların belirsizliğe olan tahammülsüzlüğünden kaynaklandığı ve belirsiz uyaranlar söz konusu olduğunda doğaüstü açıklamalar bulunarak belirsizliğin sebep olduğu korkunun azaltıldığı ileri sürülmektedir (2). Bunun dışında dinî inancı olanların bir olayı yorumlarken inançsızlara kıyasla “teyit etme” önyargısını (var olan inancını doğrulayan bilgileri daha kolay kabul etme, ancak inançlarına ters düşen bilgileri yok sayma, görmeme ve aklında tutmama eğilimi) daha çok gösterdikleri bildirilmiştir (3). Bu da bu tür kişilerin aslında belirsizliğe tahammül edemedikleri için, belirsizlikleri ortadan kaldırmış olan kendi inanç sistemlerinin bozulmasını istemedikleri şeklinde yorumlanabilir.
İkinci madde ile ilişkili olarak Freud dinî inançların uygarlığın diğer tüm ilerlemeleri gibi bir tek gereksinimden, insanın kendisini doğanın ezici derecede üstün gücüne karşı savunma gereksiniminden doğduğunu ileri sürmüştür. Ona göre, insanoğlu doğa karşısındaki akıl karmaşası ve güçsüzlüğünü yenebilmek için, doğanın güçlerini insansılaştırarak (Tanrı haline getirerek) onunla ilişkiye girmeyi tercih etmiştir (4). Bu düşünceyi doğrular biçimde yaşamının önceki yıllarında önemli travmalar yaşayan insanların paranormal ve doğaüstüne olan inançlarının arttığı (5,6) ve kişinin yaşadığı çaresizlik ve güçsüzlük duygularının bu şekilde azaltılmaya çalışıldığı ileri sürülmüştür.
Üçüncü maddeye destek olarak da bazı arkeologlar dindar toplulukların, örneğin ilk Hıristiyanların gruba sadâkat, kendini grup için fedâ etme, gruptan olana yardım etme ve gruptan olmayanı dışlama gibi grup dayanışmasını artıran davranış şekilleri ile daha az dindar topluluklara göre hayatta kalma şanslarının arttığını, bu nedenle dinlerin kalıcı olduğunu ileri sürmüşlerdir (7). Benzer biçimde kendi dini için yaşamını kolayca fedâ edebilen ve böylece cennete gideceğine inanan insan topluluklarının buna inanmayan topluluklara karşı savaşlarda sağlayacakları üstünlük de aşikârdır.
Dinin işlevleri içinde en önemlilerinden birisi dinî inancın ölüm korkusunun azaltılmasına yardımcı olması gibi görünmektedir. Eskiden beri çeşitli düşünürlerce ölüm korkusunun dinî inançla ilişkili olduğu ileri sürülmüştür. Yapılan son bilimsel çalışmalar bu ilişkiyi doğrular gibi görünmektedir. Bir çalışmada ölümle ilişkili resimler gösterilen deneklerin yiyecek resmi gösterilenlere kıyasla, resim gösteriminden hemen sonra yapılan ölçümlerde daha dindar çıktıkları bulunmuştur (8). Ayrıca Amerikalılarda 11 Eylül saldırılarını müteakiben insanların dindarlık seviyelerinde ani artışlar tespit edilmiştir (9). Öğrencilerde yapılan bir başka çalışmada ölümle ilişkili hikâyeler anlatılan öğrencilerin dinî ya da yansız hikâyeler anlatılanlarla kıyaslandığında, testten hemen sonra yapılan ankette dinî ya da doğaüstüne olan inançlarının artmış olduğu tespit edilmiştir (10). Nitekim insan zihni emosyonel olarak korku verici sahneleri diğer görüntülere kıyasla çok daha hızlı biçimde algılayacak ve daha uzun süre muhafaza edecek biçimde şekillenmiştir (11). Bu düşünceyi destekler biçimde güçlü dinî inançları olanlarda ölüm korkusunun diğerlerine kıyasla daha az olduğu bulunmuştur (12).
Sonuç olarak adrenalini artıran ölüm görüntüleri Tanrının varlığına olan inancı artırmakta ve varoluş anksiyetesi ile birlikte olan stresli olaylar kişinin dinî inançlarını ve derinliğini etkilemekte gibi görünmektedir (10).
2. varsayım: dinî inançlar insan beyni dinî inancı oluşturma kapasitesine sahip olduğu için vardır:
Bazı yazarlara göre din bir ihtiyaç olduğu için değil, sadece insan beyni dinî inancı oluşturma kapasitesine sahip olduğu için vardır ve din tıpkı matematik ya da müzik yeteneği gibi insan beyninde evrimsel olarak programlanmıştır (10,13). Beyinde davranış örüntülerinin ve yeteneklerin gelişmesi için başlıca üç tip şebeke bulunduğu ileri sürülmektedir: i) tamamen genler tarafından kodlanan, türün tüm bireylerinde aynı olan, türün yaşaması ve üremesi için hayatî işlevlerle ilgili “doğal” şebekeler, ii) tamamen çevresel etkenlerin tayin ettiği, çevredeki koşullara göre değişebilen, uyum yeteneği yüksek “eğitime bağlı” şebekeler, iii) genetiğin belirlediği, ancak yine de çevresel etkenlerle değişebilen, eğilip bükülebilen “doğaya ve eğitime bağlı” şebekeler (14). İşte dil, din, ahlâk, müzik, matematik, soyutlama yeteneği, sanat gibi insana özgü gibi görünen yetenekler birinci ya da üçüncü gruptan sayılabilecek şebekeler tarafından yönetiliyor olabilir. Yani bu kültürel ya da eğitime bağlı kazanılmış gibi görünen işlevlerin de aslında beyinde genetik olarak taşınan “hardwire” programları vardır, onun için insanlar her kültürde bu yetenekleri kazanma eğilimindedirler ve eğitimle bunlar kolayca kazanılmakta ve çevresel şartların değişmesiyle de üzerinde değişiklikler yapılmaktadır.
Bu görüşe göre dinî inançların oluşmasında insana özel bilişsel yetilerden birisi olan “zihin okuma” (theory of mind) yeteneği önemli bir rol oynamaktadır. Zihin okuma yeteneğinin gelişimi insanın evrimsel sürecinde hayatî önemi haizdir, çünkü insanın tehlikeli saldırganlardan korunmasına yardımcı olur (10). Biz insanlar zihin okuma yetimiz sayesinde başkasının düşüncesini, niyetini ve bir sonraki eylemini tahmin edebiliriz (15). Bu yetenek temporal ve prefrontal korteks yapılarına dayanmaktadır, özellikle temporal uçlar, süperior temporal sulkus ve medial prefrontal korteks (mPFK)’in bu yetenekte başlıca iş gören alanlar olduğu ileri sürülmektedir (16). İşte bu varsayıma göre, din aslında işlevsel ve adaptif bir avantajı olmadığı halde, yaklaşık yüz bin yıl önce insanın başkalarının niyetini anlamak amacıyla geliştirdiği prefrontal korteks genişlemesinin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmış olabilir (10). Zihin okumanın dinî inancın gelişmesinde nasıl bir rol oynamış olabileceği çok açık değilse de, insanların bu yetiyi aşırı derecede kullanmaları sonucunda görünmeyen bir varlığın (Tanrı) bile niyetini, duygularını, cezalandırma isteğini vs. tahmin ettikleri için Tanrı inancının gelişip pekişmesinin mümkün olmuş olabileceği ileri sürülmektedir (17, 18).
3. varsayım: doğaüstü inançlar yaratıcı düşünce ve delüzyonlarla ilişkilidirler:
Eskiden beri yaratıcı kişilerin bir takım garip paranormal deneyimler yaşadıkları ve bunları aktardıkları bilinir. Örneğin Sokrat, Dostoyevski, Aziz Paul, Jung ve Einstein’ın paranormal deneyimler yaşadıkları bilinir. Yine yaratıcı düşünce ile şizotipi arasında ilişki olduğunu bildiren birçok çalışma vardır (19,20). Dolayısıyla yaratıcı düşünce- paranormal yaşantılar-delüzyonel düşünce-epilepsi arasında aynı spektrumun farklı noktaları olmak şeklinde bir ilişki var gibi görünmektedir (21).
Yaratıcı sürecin en önemli bileşeni yeni çağrışımlar (yeni nöronal bağlantılar) yapabilmektir. Paranormal inançlar ve büyüsel düşünceler de kişilerin birbiriyle ilişkisiz görünen (ya da yalnızca zaman ilişkisi olan) iki olay arasında bağlantı kurmalarının sonucunda oluşur. Örneğin psikotik hastalarda görülen referans fikirleri bu şekilde oluşur. Şizofreniklerde çağrışımların gevşemesi sonucunda bu kişilerin yakın bağlantılardan ziyade uzak bağlantıları kurdukları, böylece temelsiz çıkarımlarda bulundukları, düşünce bozukluklarının da bununla ilişkili olduğu ileri sürülmektedir (22). “Apofeni” denilen ve şizofreninin erken dönemlerinde görülen tesadüfî iki olay arasında bağlantı kurma işlemi de tamamen aşırı işleyen bir çağrışım (asosiyasyon) ve ilişkilendirmenin ürünüdür. Bu belirti en çok bir rüya ile o gün yaşanan bir olay arasında ilişki kurma ve dolayısıyla o rüyanın doğru çıktığına hükmetme şeklinde görülür. Normal insanlarda da paranormal bir fenomen olarak görülen bu olay genellenerek doğaüstü güçler tarafından rüyalar vasıtasıyla insanlara gelecek olayların haber verildiği inancına dönüşebilir. Dolayısıyla hem psikotikler ve özellikle sanrısal bozukluklu hastalarda, hem de filozoflar ve yaratıcı bilim adamlarında (Arşimed, Newton gibi) görülen ve “evreka” belirtisi olarak isimlendirebileceğimiz (işte şimdi her şeyi kavradım, taşlar yerine oturdu mânâsına) belirtinin altında bu aşırı çalışan çağrışım yeteneği yatıyor olabilir (21).
Yaratıcı düşünce ile paranormal inançlar arasındaki ilişkiyi doğrular biçimde uzak çağrışımlar testi denilen bir testte inançlı öğrencilerin inançsız öğrencilere göre çok daha orijinal ve nadiren kurulabilecek çağrışımları kurabildikleri, ayrıca genel olarak çağrışım kurma sürelerinin inançsızlardan daha hızlı olduğu görülmüştür (21). Benzer biçimde sihirsel düşünme eğilimi olan normal insanların, kelime eşleştirme testinde daha uzak çağrışımları kurdukları ve daha yaratıcı oldukları bulunmuştur (23,24,25). Bazı yazarlar da mistik yaşantının bazı yönleri ile yaratıcı disosiyasyona çok benzediğini ileri sürerler (26). Buna göre, birçok sanatçının “sanki ben görünmez olup her şeye tepeden bakabiliyorum” gibi tanımladıkları yaşantıları vardır. Sanatçılar yaratma sürecine girerken gerçeklikten uzaklaştıklarını hissettikleri bir ruh haline girebilirler. İşte bu yaşantılar vecd haline benzer disosiyatif yaşantılardır. Yaratıcı kişilerde bu disosiyasyon patolojik belirtilerle değil, değerli çağrışımlarla sonuçlanmaktadır, yani bu sayede yeni nöral bağlantılar oluşmakta ve bir eser ortaya çıkmaktadır (26).
Paranormal inançların bir ileri düzeyinin delüzyonlar olabileceği ve bu ikisinin ilişkili olduğu düşüncesi şizotipal kişilik bozukluğu olanlarda paranormal inanç ve deneyimlerin sık görülmesi bulgusu ile desteklenir (20, 23, 27). Sonuçta olaylar ya da bilgiler arasında kolayca bağlantılar kurabilmek bir yandan yaratıcı düşünceyi oluşturuyor ve bu tür kişilerin toplumdaki konumlarının daha farklı (filozof, kâhin vs) olmasını sağlıyorken, bir yandan da aynı yeteneğin biraz ilerisi kişinin artık tamamen ilgisiz şeyler arasında bağlantı kurmasına yol açarak paranormal yaşantılar ve doğaüstü inançlara yol açıyor olabilir. Hatta bu yeteneğin daha ilerisi (ya da farklı bozuklukların da devreye girdiği bir şekli) de sanrıların ve psikotik durumların müsebbibi olabilir. Paranormale ve doğaüstüne inancın yaygın olmasının bir nedeni belki de onun yaratıcılıkla arasındaki bu olumlu ilişki olabilir.
4. varsayım: din insanların evrimsel “otoriteye uyma” davranışlarının sonucudur:
Bazı yazarlara göre insan beyni otoriteye boyun eğme eğilimi gösterir, çünkü doğal seçilim çocukların beynini anne-babaları ne derse inanma eğilimi ile donatmıştır (28). Hayvanların çoğu için erken çocukluk günlerinde annenin uyarısına otomatik olarak uymak birçok kez hayat koruyucu ya da kurtarıcıdır. İşte bu doğal eğilim günümüz erişkin insanında bile otorite konumundaki kişilerin söylediklerinin daha inandırıcı bulunması ve otoriteye uyma eğilimi ile kendini gösterir. Bu nedenle hemen her kültürde “baba” figürü önemlidir. Dolayısıyla babanın bir yansıması olan “Tanrı” da her şeyi bilendir. Böylece insanlar kendileri için çok zor olan yaşamsal kararları alırken kararı bu her şeyi bilen Tanrıya ya da Tanrılara bırakabilirler. Tanrının ne karar aldığını öğrenmek için de bir takım aracı yöntemler (fal, büyü, istihare, hurûfîlik,
astroloji vs.) ya da aracı insanlar (şamanlar, büyücüler, kâhinler, rahipler vs.) kullanılır. Böylece verilecek kararlarda insanın sorumluluğu azaltılmış olur (28).
Kaynak
Ertuğrul Eşel
Dinî ve Mistik Deneyimlerin Muhtemel Bilişsel ve Nörobiyolojik Düzenekleri
Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, Cilt: 19, Sayı: 2, 2009
Araştırmanın tamamını PDF formatında indirmek için tıklayın